20 Mayıs 2016 Cuma

ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ 2015 - 2016


2008 yaz aylarında büyük Beşiktaşlı sevgili babamı kaybettikten hemen sonra başlayan 2008 - 2009 sezonunu, her zaman olduğundan daha özenli kaydettim video kasete. O devirde neden video kaset diye sorarsanız, onun da mantıklı bir açıklaması var elbet. Bir önceki sezonu dijital teknolojiye güvenip DVD-R üzerine kaydetmeye kalktığımda sezonun yarısında bozulan lanet disk yüzünden tam on maç kaybettim. Sonra döndük eski usul yöntemlere. Yaşasın analog teknoloji ! Her neyse efendim yeni sezon başladı ve ben tek bir maç bile kaçırmadan hepsinin üçer dakikalık gol özetlerini biriktirdim. Sonra bilgisayar başına oturup güzel de bir kapak tasarladım ona. Bu sezon şık bir kapak tasarımını hak ediyordu zira kara kartal hem Türkiye kupasını hem de Süper lig kupasını müzesindeki yüz yıllık kadim koleksiyonuna dahil etmişti. 2008 - 2009 sezonu maç özetleri koleksiyonuma daha öncekilerden daha hassas özen göstermemin derindeki asıl sebebi, bir gün babamın geri gelmesi söz konusu olursa, kaçırdığı maçları onunla paylaşabilme fırsatı yaratabilmekti. Bunun gerçek olamayacağını ben de biliyorum siz de biliyorsunuz şüphesiz ama bu düşünceyi içinde yaşatmanın sıcaklığını hissetmek her şeye değiyor. Üzerinde Beşiktaş logosu işlenmiş mezar taşına uzun uzun bakıp başından ayrılacağım her ziyaretimde, tuhaf bir şekilde benimle geleceği ve akşam maç izleyeceğimiz hissine kapılıyorum. Çok tuhaf biliyorum ama bunu gerçekten hissediyorum. 


Aradan tam yedi yıl geçmiş. Koskoca yedi yıl. Rakama dökülmediğinde cidden fark edilmiyor. Her gün birbirinin aynısı gibi geliyor. Zamanın nasıl da hızlı aktığını söyleriz hep. Oysa zaman o dile getirdiğimiz cümlede olduğundan yani düşündüğümüzden daha da hızlı akıyor. Hüzünlerin yanında mutluluklar da getirdiği için zamana karşı çok vefasız olmak istemem doğrusu. İşte yine aydınlık bir gün. Beşiktaş tekrar şampiyon. Alnının akıyla, bileğinin hakkıyla şampiyon. O sezon bu sezon dedik ve 2015 - 2016 bizim sezonumuz oldu. Beşiktaş, yönetim değişikliğinden sonra çok hızlı bir yapılanmaya gitti. Bunlardan en önemlisi kara kartalın kadim mabedi İnönü Stadyumunun yıkılarak yerine yenisinin yapılmasıydı. Bir stadyum olacaktı elbet ama reklamlarda da söylendiği gibi böylesini hiç birimiz beklemiyorduk. Tamamının üzeri kapalı tribünler ve iki skorboard, hayallerimizin ötesinde lüks detaylardı. Bunu anlayabilmek için seksenli yıllar ve öncesini yaşamış olmak gerekir. Gece aydınlatmalarının bile olmadığı, sahanın çamur olduğu, yağmur ve kar yağdığında korunmanın imkansız olduğu açık tribünlere sahip eski stadyumda maç izlenilen dönemleri görenler için Vodafone Arena uzay üssü gibi bir şey. Hatta uzayda bile böyle bir üs olduğunu sanmıyorum. Beşiktaş sezonun tamamını bu stadyumun inşaat halinde olması sebebiyle başka sahalarda oynadı. Vodafone Arena'nın sezon sonunda oynanacak son üç maça yetişmesi, şampiyonluğu getiren önemli unsurlardan birisidir. Takımımızdaki yabancı futbolcular bile kara kartal seyircisinin oyun üzerindeki baskınlığını röportajlarda dile getirmiştir. Bu takım şampiyon olduysa, gerek dışarıda oynanan maçlarda ama özellikle son üç ev sahibi çıkılan maçta seyircilerin etkisi büyük. Bu etkiyi seksen bin kişilik sahadan uzak tribünleriyle çağ dışı olimpiyat stadında gerçekleştirmek mümkün değil. Tezahüratlar tribünden sahaya ulaşana kadar beş saniye filan geçiyordur herhalde orada. Oysa kendi evinde öyle mi? Seyirci sahanın içinde adeta. 


Son üç sezon ve şüphesiz bu sezonda dikkatimi çeken en önemli detaylardan birisi de Beşiktaş'ın tekrar kolej takımı kimliğine bürünmüş olması. Oyuncuların kendilerini profesyonel oyuncu olmaktan çok Beşiktaşlı oyuncu olarak görmeleri. Bu ortamı sağlamak günümüz endüstriyel futbolunda ne kadar zor olsa da Beşiktaş bunu tekrar başarabilmiştir. Seksenli yıllara geri dönüş desek tam da yerinde olur sanırım. Türk oyuncular bir yana yabancı futbolcularımız bile takımla bütünleştiler. Quaresma gibi klas ve dünya markası bir futbolcunun kendisini Beşiktaş ile bütünleştirmesi rüya gibi bir olay. Adam gol attıktan sonra göğsündeki armayı öpüyor. Bu ne sevgi, bu ne aşktır? Helal olsun sana Q7. Peki üç üçlük skorla biten Akhisar Belediyespor maçı içerisinde Serdar'ın saha kenarında ağlamasına ne demeli? Sen şampiyon olsan da olmasan da paranı alıyorsun değil mi? Demek ki para her şey değil. Helal olsun sana Serdar ! Helal olsun bu kolej takımı ruhunu geri getiren yönetime ! 

Bu takım seneye Avrupa Şampiyonlar Ligine eleme maçı oynamadan doğrudan katılacak ve direk gruplara kalacak. Kim bilir ne takımlar çıkacak kara kartalımın karşısına. İnanın hiç korkum yok. Elbet Şampiyonlar Ligi için yapılması gereken stratejik hamleler var. Nokta atış transferlere ihtiyaç var. Bunlar da olduğu zaman kenetlenmiş ve kanı siyah beyaz akan futbolculardan oluşan bir Beşiktaş neden başarılı olmasın devler liginde? Başta da belirttiğim gibi, işte yine aydınlık bir gün. Beşiktaş tekrar şampiyon. Alnının akıyla, bileğinin hakkıyla şampiyon. O sezon bu sezon dedik ve 2015 - 2016 bizim sezonumuz oldu. Emeği geçen herkese selam olsun !


30 Mart 2016 Çarşamba

VODAFONE ARENA


Dünyanın her yerinde bizdeki gibi midir bilmiyorum ama Türk insanı olarak bizler duygusal yaklaşırız bazı konulara. Belki bir İngiliz futbol izleyicisi için futbol sadece futboldur ama bizde bu olgu, spordan ötedir. Türk insanı olmak bir yana Beşiktaşlı olmak daha öte bir kavramdır bizim için. Bir aşktır Beşiktaş. Onun evi de bizim evimizdir. Gittiğimizde kendimizi rahat hisseder, tüm sıkıntılarımızdan uzaklaşırız. Kaç nesil maç izlemiştir kim bilir eski İnönü Stadyumunda. Ne hüzünler ne mutluluklar yaşanmıştır. Dolmabahçe, Beşiktaş'ın evidir. Her ne kadar İnönü Stadyumu ömrünü doldurmuş ve hakkında yıkım kararı alınmış da olsa. O gün geldi çattı. Bir taraftan hüzünlendik evimiz yıkılıyor diye, bir taraftan da büyük heyecan duyduk yeni projenin ihtişamından ve büyüleyici güzelliğinden. Kolay değildi eski evden ayrılmak onca yaşanmışlıktan sonra ama tebdili mekanda ferahlık vardır değil mi? Kesinlikle öyle. İlk kazma vuruldu nihayet Dolmabahçe'de. Dozerler girdi o kadim sahanın içine. Törensel bir edayla yavaş, yavaş yıkmaya başladılar eski kadim mabedi. Biz çılgın Beşiktaşlılar da izlemeye başladık faaliyetleri. Kim uğraşır ki? Biz uğraşırız. İzin verseler şantiyede bile çalışırdık ama inşaat işi disiplin ister. Duygusallığa yer yoktur. Günler geçtikçe adım, adım alçaldı eski tribünler. Yerini moloz birikintilerine bıraktı. Yüzlerce kamyon geldi gitti. Toplayıp götürdüler mabedin kalıntılarını. Zamanla hiç iz kalmadı kara kartalın evinden geriye. Biz biliyorduk ya orada olduğunu. Hala canlandıra biliyorduk gözümüzün önünde o tribünleri. Sesler yankılanıyordu kulağımızda. Siyah, beyaz, şampiyon Beşiktaş. Kartal gol, gol, gol. 


Duygusal yaklaşıyoruz dedim ya olaylara, tribünlerin gidişi bizi üzdüyse de bir baktık ki eskiden ismi kapalı tribün olan yerden yeni bir tribün yükseliyor. Kaya gibi sağlam, yıllara meydan okuyacak teknoloji harikası bir yapı geliyor. Daha henüz yeni başladığından inşaat, gördük gözlerimizle ne detaylı bir işmiş bu. Projeyi çizenler en iyisini düşünmüş kara kartalım için. Vinçler döndükçe döndü. Kamyonlar geldi gitti. Projesine hayran kaldığımız yeni mabet hızla yükselmeye başladı. Tabi güzellikler bir türlü kendi başına yer alamıyor fani dünyada. Çirkin sesler de yükseldi aradan. Önce eskisini yıkamazlar dediler. Sonra bitmez bu inşaat dediler. Hiç iş yapmayanlar konuştular da konuştular. Biliyorlardı çünkü iş yapanların günü geldiğinde onları kabul etmeyeceğini. Dışında kalacaklardı tarihin. Onlara inat devam etti şantiye. İncecik detaylar itinayla işlendi. Bir rüya gerçek olacaktı. Tabi ilk aşamalarında görüntü bana da ürkütücü geliyordu. Öylesine büyük bir çalışma alanıydı ki bu, sanki çok uzun seneler bitmez gibi görünüyordu. Stadyumla ilgili reklamlar dönüyordu Beşiktaş TV'de. İnşaatta çalışan yetkililerden birisi 'Siz sadece yukarıda olanları görüyorsunuz. Alt tarafta görmediğiniz büyük bir çalışma var.' demişti. Doğru ya, bu artık yıkılan gibi sadece bir stadyum olmayacaktı. Kongre merkezinden alış veriş merkezine, Beşiktaş TV'den Beşiktaş müzesine yirmi dört saat yaşayan bir mekan olacaktı burası.


Uzun süren çalışmalar sonucu stadyumun iskeleti tamamlanıp üzerine oturacak tabletler yerleştirilmeye başlandı. Lego oyuncak parçaları gibi tek, tek yerleştirdi o tablaları vinçler. Sonuncu tabla yerleştirilinceye kadar her gün izledik çalışmaları gerek saha içi kameradan, gerekse resmi kanallarda paylaşılan fotoğraflardan. Stadyum nihayet ortaya çıkmıştı. Sanki bütün iş bitmiş gibi hissettik o dönemde ama asıl ince çalışmalar şimdi başlıyordu. Her detayıyla adeta bir mühendis gibi ilgileniyorduk hepimiz ama şu çatı meselesi hepimizin günlük derdi oldu çıktı bir ara. Orta bölümü halatlarla gerilip yukarıya çekilmeye başlandığında 'Yükseliyoruz' başlığı atıldı resmi sayfalarda. Biz de yükselmeye başladık çatıyla beraber. Ne heyecandı ama. Sonunda en tepeye yükseldi çatı. Onlarca halatın arasında havada duran bir konstrüksiyon. Peşinden aralarını örmeye başladılar o konstrüksiyonun. Şüphesiz diğer şehirlerde yapılan stadyum inşaatlarında uygulanandan daha modern bir çatıydı bu. Hafif, kullanışlı, estetik ve son teknoloji ürünü bir çatı. Diğer inşaatlardaki çelik konstrüksiyon mezarlığını gördükçe bizim stadımızın çatısı gelin duvağı gibi duruyordu adeta. Bu bile tek başına büyüledi bizi. 'Deli miyiz neyiz?' diye düşündüm bir ara. Deli değildik, aşıktık sadece. Çocukça bir aşktı bu işte. Kar yağdı. Fırtına oldu ama şantiye durmadı. Sayın Başkanımız Fikret Orman'ın dediği gibi geceleri ilerliyordu asıl şantiye. O soğuk havada delicesine çalışıyordu insanlar mabedi bitirmek için. Gündüz çevresi yoğun trafikle çevrili stadın inşaatına malzeme taşımak bile meseleydi. O yüzden gündüz bakıldığında stadyumda hiç çalışma yok gibi görünüyordu.


Dedim ya Türkiye'nin her yerinde stadyum şantiyeleri vardı diye. Peki neydi peki Beşiktaş'ın projesini böylesine heyecanlı kılan? Şüphesiz detaylarındaki estetikti. Eğer çatısı projedeki gibi olacaksa ülkenin en güzel stadyumu olacaktı burası. Tabi kara kartala aşkla bağlanmış olanların hepsi teknik bilgiye sahip değildi. Projenin bilgisayarda hazırlanmış üç boyutlu projelerinde çatı üzerine kaplanacak olan malzeme şeffaf görünüyordu. Herkes bundan büyülenmişti. Oysa çatı o şekilde uygulanmayacaktı. İç Mimarlık projelerini desteklemek üzere hazırlanan üç boyutlu görseller ve maketlerde, mekanı görmeyi engelleyen kısımlar şeffaf yapılırdı. Stadyumun çatısının montajı tamamlandığında ve üzerine gerilen malzeme beyaz renk olunca büyük bir kesim hayal kırıklığına uğramıştı. 'Hani çatı camdan olacaktı?' diye hayıflananlar bile oldu. Çok güldüm. Sevimli ve masum tepkilerdi bunlar. Kimse düşünmedi bu stadın üzeri şeffaf olursa gündüz maçında nasıl otururuz içeride diye. Dedim ya çok duygusal olduğumuz için oluyor bunlar. Konusu açılmışken. Böylesine geniş açıklıklar şeffaf olamaz. Olmamalı. Neyse efendim bu yoğun yorum ve sohbet trafiği arasında inşaat devam etti ve bir gün bir baktık ki saha içinde vinçler sökülmüş ve dışarıya çıkartılmış, çimler için çalışmalar başlamış. O zaman mutlu sona çok yaklaştığımızı anladık. Sanıyorduk ki zemini düzeltip üzerine çimen ekecekler. Biz hepimiz mühendis olsak mühendisler nasıl para kazanacak? Düşündüğümüz gibi olmadı elbet. Gözlerimizin önünde inanılmaz bir alt yapı ve drenaj çalışması yapıldı. Sahanın altına borular döşendi. Yalıtım malzemeleri kaplandı. Bir çok ne olduğunu anlayamadığımız ama hayranlıkla izlediğimiz alt yapı çalışmaları yapıldı. Belli ki bu saha her hava şartında yemyeşil kalacaktı. Oysa biz seksenli yılların başında sahaya kar beyaz forma ile çıkıp kahverengi formayla oyunu tamamlayan bir Beşiktaş izlemiştik. Zaman nasıl da değişmişti.


Sabırsızlıkla izledik yapılanları. Günü geldi nihayet çimenleri sermeye başladılar ve sayın başkanımız Fikret Orman beklenen açıklamayı yaptı. Beşiktaş,  ligin 2015- 2016 sezonu yirmi sekizinci haftasında Bursaspor'u misafir ederek mabedini açacaktı. Çalışmalar hızlandı. Saha zemini alt yapı çalışması sonrası düzeltildi ve nihayet çimler serilmeye başlandı. O yemyeşil güzel çimenlerin serildiğini görmek bizleri çok mutlu etmişti. 'Bu son aşama' diye düşündük. Artık bitiyordu. Hayır bitmiyordu. Hibrit çim diye bir uygulamadan daha önce de söz edildiğini, hatta Beşiktaş'ın antrenman sahasına uygulandığını duymuştuk. Peki neydi bu Hibrit çim? Biraz araştırdık ve doğal çim ile yapay çimin bir arada kullanılması uygulaması olduğunu gördük. İki vagonlu uzay aracı ve tren arası tuhaf bir cihaz geldi sahaya. İnanılmaz yavaş ilerleyerek sahayı gezmeye başladı. Meğerse doğal çimenlerin arasına yapay çim ekiyormuş meret. Olaya bak sen. Bu uygulamayla uzun zaman sağlıklı kalan bir saha elde ediliyormuş. Biz de diyoruz ki beyaz forma çamur olur mu eskisi gibi filan. Çamur mu kalmış? Çimenler sararmıyor yahu! Sonunda o çalışmanında neredeyse sonuna gelindi. Ben bu yazıyı yazarken, stadyumun son detayları üzerinde hızla çalışılıyor malum açılışa günler kaldı. Kara kartal mabedine kavuşuyor. Tabi sadece kara kartal değil ona aşk ile bağlı olan bizler de kavuşuyor. Nice zaferler, nice güzel günler yaşamak için evimize taşınıyoruz. İstanbul boğazının incisi, gelin duvağı gibi çatısıyla görücüye çıkıyor. Yeni stadyum bütün Beşiktaşlılara hayırlı olsun.

29 Mart 2016 Salı

FİKRET ORMAN BİR HAYALİ GERÇEK KILDI


Şimdi yazacağım cümleler, klavyenin her tuşuna bastığımda beni daha çok heyecanlandırıyor. Biz doğuştan Beşiktaşlıyız. Kanımız siyah beyaz akar. İster hazırlık maçı olsun, ister Beşiktaş yeniliyor olsun, ister takım şampiyonluk şansını yitirmiş olsun, ne olursa olsun takımımızın maçını heyecanla izleriz. Böyle gördük babamızdan. Kolej takımı Beşiktaş lakabını almış bir takımın takipçisi olmaktan gurur duyduk ve ona izleyici olarak layık olmak için elimizden geleni yaptık. Tribünlerde yeri geldi tezahürat yaptık, yeri geldi sus pus oturup sadece maçı izledik. Bazen televizyondan izledik maçı ayağımızı pufa uzatıp. Bir aşk gibi yaşadık Beşiktaş'ı.

Sonra bir şeyler oldu. Medya yerini unuttu. Haddini aştı. Kalitesiz ve ne olduğu belirsiz kişiler medyada söz sahibi oldular. İsim lazım değil. Hatta isim önemli de değil. Önemli olan yapılan hatalar. Önce inanılmaz yazılar yazmaya başladılar köşe yazılarında. Şu takım bu takımın kocasıdır gibisinden gerçek olamayacak kadar fantastik başlıklar gördük. Herkesin okuduğu ulusal gazetelerde, ilk okul öğrencilerinin bile aralarında konuşurken kullanmadıkları bir üslupla yazılmış köşe yazıları ağzımın açık kalmasına sebep oldu. Peşinden daha da ileri giderek maçlardan bir kaç gün önce, ortasında bir patlama resmi olan ve iki yanında dinamitler olan grafikleri dev gibi manşet yapıp altına 'Patlamaya şu kadar gün' gibisinden yazılar yazmaya başladılar. Savaşa mı maça mı gidiyoruz belli değil. Ardından tribünlerde değişim başladı. İlk zamanlar yani seksenli yılların başında iki takım seyircileri yan yana maç izlerken, zamanla aralarında bir polis kordonu oluşmaya başladı. Polis kordonlarını takiben bölünmüş tribünlerde sanki savaş varmış gibi birbirine eline ne geçerse fırlatma faslına geçildi. Güvenlik sağlanamayınca misafir takım izleyicileri, kale arkası tribünlere çekildi. Fakat bu da sonuç vermedi. Kararmıştı bir kere sporun centilmen yüzü. Maç öncesi dışarıda kavgalar başladı. Kavgalar dışarıda kalmayıp tribünlerde devam etti. Tabi aynı tribünde olmadıkları için uzaktan uzağa birbirini yemeye başladı insanlar. Sonuç olarak misafir takım izleyicilerini kabul etme dönemi bitti.


Medyanın kışkırtması ile tüm centilmenliğini kaybeden seyirciler, uğraşacak misafir izleyici olmadığı için maça yöneldi. Önce düzenli periyotlarla hep bir ağızdan tekrarlanan küfürler, zamanla gelişerek şarkılı türkülü küfürlere dönüştü. Sahaya hakem olarak çıkmak imkansız bir hal aldı zira sürekli küfür kıskacında olan hakemler, karar yetilerini kaybettiler. Böyle bir taciz altında nasıl sağlıklı karar verebilirsin ki? Veremezsin. Baktı izleyici hakem ulaşılamaz bir mesafede, öfkelendiklerinde sahaya ellerine ne geçerse atmaya başladılar. Öfke. Neden öfke var ki? Maça geldik. Eğlenmeye geldik. Hayır. Ölmeye geldik. Tezahüratlar başladı. Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik. Bu nasıl bir manzara?

Hiç unutmuyorum doksanlı yılların sonunda İnönü Stadyumundaki bir maçta, o zamanki adı kapalı tribün olan yere bilet alma gafletinde bulundum. Üzerimde Beşiktaş formam çıktım tribüne. Hava güzel. Güneşli bir öğleden sonra, Beşiktaş fırtına gibi top oynuyor ve ben keyifle izliyorum. Bir tanesi sordu bana 'Neden tezahürat yapmıyorsun?' Şaşırdım. Önce cevap veremedim zira çok anlamsız bir soruydu. Sen istiyorsan yap tezahürat. Benimle ne işin var? 'Maçı izliyorum.' diye cevap verdim. 'Maçın nesini izliyorsun ulan!' dedi. Bu sefer gerçekten çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. Çevremizdeki herkes bana dönüp bakmaya başladı. O zaman anladım ki, yanlış yerdeyim. Bunlar Beşiktaş'a sevda ile bağlanmış izleyiciler değiller. Bunlar farklı bir kesim. Kalktım yerimden gidip iki tane polisin arasına oturdum. 'Neden aramıza oturdun?' diye sordu birisi. İç geçirdim. 'Maçı izlemek istiyorum.' diye cevap verdim. Anlamadı ama üstelemedi de. Sonra ben de maçı bıraktım. Rahatsız olmuştum ama ilgimi çekmişti olanlar. Maçı bırakıp kendine Beşiktaş taraftarı ismi yapıştırmış güruhu izlemeye başladım. Gerçekten de maçı izlemiyorlardı. Büyük bir kalabalık öfkeyle ve rahatsız edici bir gürültüyle tezahürat yapıyor ama sahaya hiç bakmıyorlardı. O zaman anladım. Neyi anladım? Enayi olduğumu anladım. Ben cebimden para verip forma satın almış, maça bilet almış, takımımı izlemeye gelmiştim. Oysa onlar maçı izlemedikleri halde ücretsiz girebiliyorlardı içeriye. Neden? Efendim tezahürat yapıyorlarmış. 'Peki' dedim 'Öyle olsun.'


O gün Beşiktaş'a değil ama stadyuma küstüm. Bir daha maça gitmemeye karar verdim. Ben bu kararı aldıktan sonra o tribünde neler olmadı ki. Gencecik bir çocuk bıçaklandı içeride. Sonra ambulansa telefon edip tribünlerin kapısına bıraktılar çocuğu. Ambulans gelene kadar soğuk kaldırımda bekledi ve hayatını kaybetti. O ben de olabilirdim şüphesiz çünkü maça gitmeye devam etseydim, eninde sonunda cevap verirdim kendini Beşiktaş'a yapıştırmış o kara kitleye. Gerçek Beşiktaşlılar evde maç izlerken, bilet parası bile vermeyenler tribünlerdeydi. Demek adalet buydu. Tabi ki değildi. O tezahürat yapsın diye tribüne yerleştirilen kesim, kendini kulüp sanmaya başladığında işin rengi değişti. Sanıyorlardı ki tepkilerini her ortaya koyduklarında kulübün işlerine yön verebilecekler. Öylesine ileri gitmişlerdi ki, kulübün şanlı tarihine ismini altın harflerle yazdıran Süleyman Seba'ya bile 'Yeter artık Seba, artık istifa' diyerek çirkin yüzlerini göstermekten geri kalmamışlardı. Hani başkası adına utanmak diye bir söz vardır. O tribünler adına utandığım bir zamandı o.

Aradan yıllar geçti. Bir başkan geldi. Genç, dinamik, ön görüsü kuvvetli ve gerçek Beşiktaşlı. Başkanlığı döneminde Vodafone Arena'nın inşa edilmesi elbet tarihe geçecek bir başarıydı ama ben başkanımı başka bir yönüyle övmeyi tercih edeceğim. Bakınız sayın başkanımız Fikret Orman'ın 28/Mart/2016 tarihli açıklamasından bir kesit.

"Geldiğimiz dönemden beri birçok şeyle uğraşıyoruz. Menfaat çetelerini yok ettik. Bunun internet ayağı var, tribün ayağı var, kişisel ayakları var. Genç arkadaşlarımız bir mevzuyu yakalayıp, bizi taraftar ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor ama yemiyor. Benim taraftarımızla aram çok iyi. Kimseyle bir problemim yok. Biz geldikten sonra bedava bilet olayı tarihe karıştı. Bizim dönemimizde böyle bir şey olmaz. Zaten Vodafone Arena'da bunlara imkan yok. Teknolojik olarak mümkün değil. Kimin nerede olacağını hiç bilmiyorum. Yerlerin fiyatları belli. Kim nerede parasını öderse orada olacaktır."


Sayın başkanım şu açıklaması ile ölen tribün aşkımın tekrar canlanmasına sebep oldu. Çok samimice yeni stadyumumuz Vodafone Arena'da bile maç izlemeyi düşünmüyordum. 'Ne işim var?' diye soruyordum kendime, 'Uzatır ayağımı izlerim evimde.' Oysa stadyumun inşaatını ilk kazma vurulduğu günden itibaren takip etmiş, her adımının yayınlanan fotoğrafını arşivlemiştim bilgisayarımda. Vodafone arena bir stadyum değil bir rüyaydı benim için. Öylesine seviyordum ki projeyi, her gün bir kez resimlerine bakmadan içim rahat etmiyordu. Hele ki Türkiye'nin her yerinde yapılan stadyum inşaatlarında uygulanan çelik konstrüksiyon mezarlığı çatıların yanında bir gelin duvağı gibi olan o hafif, estetik ve kullanışlı çatısı yok muydu, bayılıyordum. Sayın başkanımız Fikret Orman, bir hayali gerçek kıldı. Efendim? Hayır, stadyumdan bahsetmiyorum. Stadyumun gerçek sahiplerinin artık orada keyifle ve huzurla maç izleyecek olmasından bahsediyorum. Şimdi, yeni sezon formalardan satın alıp tribünlerdeki yerimizi alma zamanıdır gerçek Beşiktaşlılar. Hepimize hayırlı olsun.