29 Mart 2016 Salı

FİKRET ORMAN BİR HAYALİ GERÇEK KILDI


Şimdi yazacağım cümleler, klavyenin her tuşuna bastığımda beni daha çok heyecanlandırıyor. Biz doğuştan Beşiktaşlıyız. Kanımız siyah beyaz akar. İster hazırlık maçı olsun, ister Beşiktaş yeniliyor olsun, ister takım şampiyonluk şansını yitirmiş olsun, ne olursa olsun takımımızın maçını heyecanla izleriz. Böyle gördük babamızdan. Kolej takımı Beşiktaş lakabını almış bir takımın takipçisi olmaktan gurur duyduk ve ona izleyici olarak layık olmak için elimizden geleni yaptık. Tribünlerde yeri geldi tezahürat yaptık, yeri geldi sus pus oturup sadece maçı izledik. Bazen televizyondan izledik maçı ayağımızı pufa uzatıp. Bir aşk gibi yaşadık Beşiktaş'ı.

Sonra bir şeyler oldu. Medya yerini unuttu. Haddini aştı. Kalitesiz ve ne olduğu belirsiz kişiler medyada söz sahibi oldular. İsim lazım değil. Hatta isim önemli de değil. Önemli olan yapılan hatalar. Önce inanılmaz yazılar yazmaya başladılar köşe yazılarında. Şu takım bu takımın kocasıdır gibisinden gerçek olamayacak kadar fantastik başlıklar gördük. Herkesin okuduğu ulusal gazetelerde, ilk okul öğrencilerinin bile aralarında konuşurken kullanmadıkları bir üslupla yazılmış köşe yazıları ağzımın açık kalmasına sebep oldu. Peşinden daha da ileri giderek maçlardan bir kaç gün önce, ortasında bir patlama resmi olan ve iki yanında dinamitler olan grafikleri dev gibi manşet yapıp altına 'Patlamaya şu kadar gün' gibisinden yazılar yazmaya başladılar. Savaşa mı maça mı gidiyoruz belli değil. Ardından tribünlerde değişim başladı. İlk zamanlar yani seksenli yılların başında iki takım seyircileri yan yana maç izlerken, zamanla aralarında bir polis kordonu oluşmaya başladı. Polis kordonlarını takiben bölünmüş tribünlerde sanki savaş varmış gibi birbirine eline ne geçerse fırlatma faslına geçildi. Güvenlik sağlanamayınca misafir takım izleyicileri, kale arkası tribünlere çekildi. Fakat bu da sonuç vermedi. Kararmıştı bir kere sporun centilmen yüzü. Maç öncesi dışarıda kavgalar başladı. Kavgalar dışarıda kalmayıp tribünlerde devam etti. Tabi aynı tribünde olmadıkları için uzaktan uzağa birbirini yemeye başladı insanlar. Sonuç olarak misafir takım izleyicilerini kabul etme dönemi bitti.


Medyanın kışkırtması ile tüm centilmenliğini kaybeden seyirciler, uğraşacak misafir izleyici olmadığı için maça yöneldi. Önce düzenli periyotlarla hep bir ağızdan tekrarlanan küfürler, zamanla gelişerek şarkılı türkülü küfürlere dönüştü. Sahaya hakem olarak çıkmak imkansız bir hal aldı zira sürekli küfür kıskacında olan hakemler, karar yetilerini kaybettiler. Böyle bir taciz altında nasıl sağlıklı karar verebilirsin ki? Veremezsin. Baktı izleyici hakem ulaşılamaz bir mesafede, öfkelendiklerinde sahaya ellerine ne geçerse atmaya başladılar. Öfke. Neden öfke var ki? Maça geldik. Eğlenmeye geldik. Hayır. Ölmeye geldik. Tezahüratlar başladı. Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik. Bu nasıl bir manzara?

Hiç unutmuyorum doksanlı yılların sonunda İnönü Stadyumundaki bir maçta, o zamanki adı kapalı tribün olan yere bilet alma gafletinde bulundum. Üzerimde Beşiktaş formam çıktım tribüne. Hava güzel. Güneşli bir öğleden sonra, Beşiktaş fırtına gibi top oynuyor ve ben keyifle izliyorum. Bir tanesi sordu bana 'Neden tezahürat yapmıyorsun?' Şaşırdım. Önce cevap veremedim zira çok anlamsız bir soruydu. Sen istiyorsan yap tezahürat. Benimle ne işin var? 'Maçı izliyorum.' diye cevap verdim. 'Maçın nesini izliyorsun ulan!' dedi. Bu sefer gerçekten çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. Çevremizdeki herkes bana dönüp bakmaya başladı. O zaman anladım ki, yanlış yerdeyim. Bunlar Beşiktaş'a sevda ile bağlanmış izleyiciler değiller. Bunlar farklı bir kesim. Kalktım yerimden gidip iki tane polisin arasına oturdum. 'Neden aramıza oturdun?' diye sordu birisi. İç geçirdim. 'Maçı izlemek istiyorum.' diye cevap verdim. Anlamadı ama üstelemedi de. Sonra ben de maçı bıraktım. Rahatsız olmuştum ama ilgimi çekmişti olanlar. Maçı bırakıp kendine Beşiktaş taraftarı ismi yapıştırmış güruhu izlemeye başladım. Gerçekten de maçı izlemiyorlardı. Büyük bir kalabalık öfkeyle ve rahatsız edici bir gürültüyle tezahürat yapıyor ama sahaya hiç bakmıyorlardı. O zaman anladım. Neyi anladım? Enayi olduğumu anladım. Ben cebimden para verip forma satın almış, maça bilet almış, takımımı izlemeye gelmiştim. Oysa onlar maçı izlemedikleri halde ücretsiz girebiliyorlardı içeriye. Neden? Efendim tezahürat yapıyorlarmış. 'Peki' dedim 'Öyle olsun.'


O gün Beşiktaş'a değil ama stadyuma küstüm. Bir daha maça gitmemeye karar verdim. Ben bu kararı aldıktan sonra o tribünde neler olmadı ki. Gencecik bir çocuk bıçaklandı içeride. Sonra ambulansa telefon edip tribünlerin kapısına bıraktılar çocuğu. Ambulans gelene kadar soğuk kaldırımda bekledi ve hayatını kaybetti. O ben de olabilirdim şüphesiz çünkü maça gitmeye devam etseydim, eninde sonunda cevap verirdim kendini Beşiktaş'a yapıştırmış o kara kitleye. Gerçek Beşiktaşlılar evde maç izlerken, bilet parası bile vermeyenler tribünlerdeydi. Demek adalet buydu. Tabi ki değildi. O tezahürat yapsın diye tribüne yerleştirilen kesim, kendini kulüp sanmaya başladığında işin rengi değişti. Sanıyorlardı ki tepkilerini her ortaya koyduklarında kulübün işlerine yön verebilecekler. Öylesine ileri gitmişlerdi ki, kulübün şanlı tarihine ismini altın harflerle yazdıran Süleyman Seba'ya bile 'Yeter artık Seba, artık istifa' diyerek çirkin yüzlerini göstermekten geri kalmamışlardı. Hani başkası adına utanmak diye bir söz vardır. O tribünler adına utandığım bir zamandı o.

Aradan yıllar geçti. Bir başkan geldi. Genç, dinamik, ön görüsü kuvvetli ve gerçek Beşiktaşlı. Başkanlığı döneminde Vodafone Arena'nın inşa edilmesi elbet tarihe geçecek bir başarıydı ama ben başkanımı başka bir yönüyle övmeyi tercih edeceğim. Bakınız sayın başkanımız Fikret Orman'ın 28/Mart/2016 tarihli açıklamasından bir kesit.

"Geldiğimiz dönemden beri birçok şeyle uğraşıyoruz. Menfaat çetelerini yok ettik. Bunun internet ayağı var, tribün ayağı var, kişisel ayakları var. Genç arkadaşlarımız bir mevzuyu yakalayıp, bizi taraftar ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor ama yemiyor. Benim taraftarımızla aram çok iyi. Kimseyle bir problemim yok. Biz geldikten sonra bedava bilet olayı tarihe karıştı. Bizim dönemimizde böyle bir şey olmaz. Zaten Vodafone Arena'da bunlara imkan yok. Teknolojik olarak mümkün değil. Kimin nerede olacağını hiç bilmiyorum. Yerlerin fiyatları belli. Kim nerede parasını öderse orada olacaktır."


Sayın başkanım şu açıklaması ile ölen tribün aşkımın tekrar canlanmasına sebep oldu. Çok samimice yeni stadyumumuz Vodafone Arena'da bile maç izlemeyi düşünmüyordum. 'Ne işim var?' diye soruyordum kendime, 'Uzatır ayağımı izlerim evimde.' Oysa stadyumun inşaatını ilk kazma vurulduğu günden itibaren takip etmiş, her adımının yayınlanan fotoğrafını arşivlemiştim bilgisayarımda. Vodafone arena bir stadyum değil bir rüyaydı benim için. Öylesine seviyordum ki projeyi, her gün bir kez resimlerine bakmadan içim rahat etmiyordu. Hele ki Türkiye'nin her yerinde yapılan stadyum inşaatlarında uygulanan çelik konstrüksiyon mezarlığı çatıların yanında bir gelin duvağı gibi olan o hafif, estetik ve kullanışlı çatısı yok muydu, bayılıyordum. Sayın başkanımız Fikret Orman, bir hayali gerçek kıldı. Efendim? Hayır, stadyumdan bahsetmiyorum. Stadyumun gerçek sahiplerinin artık orada keyifle ve huzurla maç izleyecek olmasından bahsediyorum. Şimdi, yeni sezon formalardan satın alıp tribünlerdeki yerimizi alma zamanıdır gerçek Beşiktaşlılar. Hepimize hayırlı olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder